19 Mart 2013 Salı

35 Yaş Şiiri ve Yaşam

Yaş 35 şiirini sevdiğim, tekrar tekrar okuduğum yıllarda bambaşka duygulara sahiptim. Yeni evlenmişsin, kendine yeni bir iş kurmuşsun, 2 yaşında bir kızın var. Şairin dediği gibi göçersen o günlerde bir namazlık saltanatın olacak. Hayıflanıyorsun içleniyorsun ya erkenden ölürsem, kim büyütecek güzel kızımı, kim okutacak, mürüvvetini kim görecek diye.

Derken hiç farketmeden yaş 75 oldu. Şairin dediğinden 40 yıl fazla. Hem de öyle bir 40 yıl ki yaşamımdaki esas güzellikler hep bu sürede yaşandı.

İşini büyütüyorsun, çevre ediniyorsun, önüne çıkan imkanları değerlendiriyorsun. Hangi seçime girsen kazanıyorsun, her yerde sen oluyorsun, gözler hep sende. Sevenin sevmeyenin senin yanında, büyüdükçe büyüyorsun. Diğer yanda kızın da büyüyor, gelişiyor kendi yolunu çiziyor, okullarını okuyor. Hem de ne okumak. Seni, aileni etrafınızdaki herkesi gururlandıracak bir okuma aşkı. İnsanların kurslar hocalar özel derslerle uğraşıp didinip girmeye mücadele ettiği Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanıyor. Ardından Amerika’ya master yapmaya gidiyor.

Kızım benim hayal bile edemediğim güzellikte bir eğitim kariyeri yaparak, benim hayat boyu eksikliğini duyduğum bir yabancı dili kendi anadili kadar iyi konuşarak beni bu hayattaki herşeyden daha fazla gururlandırıyor. Sonra yine kendisi gibi zeki, kültürlü, bilgili, kibar bir gençle hayatını birleştiriyor. Tek gittiği Amerika’dan 5 kişi dönüyor. Kendisi, eşi, yeni doğan kızı ve 2 de kedisiyle birlikte kocaman bir aile olarak yeniden birleşiyoruz. Daha sonra ikinci kızı da aramıza katılıyor.

Daha önce söylerlerdi de inanmazdım. Torun sevgisi başka diye. Hakikaten kendim de yaşayınca anladım. Gerçekten de Lidya ve Mira ile geçirdiğim zamanın keyfi bambaşka.

Meğer 35 yaş hiçbir şey değilmiş. İnsanlar meğer hayatlarının ilk 35 yılında ancak eğitimlerini tamamlayıp, işlerini güçlerini oturtmaya, yaşamda kök salmaya hazırlanabiliyorlarmış. O yıllar, her günü oldukça zor geçen bir mücadele, çalışma, tutunma ile geçiyor. Çocukluk, ilk gençlik ve hatta belki de orta yaş bile ancak daha sonraki yaşamı güzel geçirebilmek için bir hazırlık süresi.

Bu yazıya eklediğim fotoğrafım tam 35 yaşındayken çekilmiş ve arkasına da “yaş 35 yolun yarısı etmez” diye not düşmüşüm. Çünkü o yıllarda 70li yaşları görebileceğimi hiç düşünemiyordum.

O yıllarda içimde öyle bir yangın ve çalışıp kazanma azmi vardı ki sanki bana ömrümde yaşayacağım çok az süre var ve bu süre yapmak istediğim şeylerin hiçbirini yapmama yetmeyecek gibi geliyordu. Bazen hüzünle bazen endişeyle ya istediklerimi elde etmeye ömrüm yetmezse diye düşünüyordum.

İşte ben kendi kendime gelecek ile ilgili böyle kuruntular içindeyken “yaşamımın ikinci dönemi” olarak adlandırdığım 35imden sonraki 40 yıl hayatımın en güzel dönemi oldu.

Ticaret hayatıma başladığım Koç Grubu’nda önce Ford ve Anadol bayilikleri sonra da Tofaş bayiliği ve servisçiliği yaparak hem çok güzel bir çevre edindim hem de iyi bir kazanç sağladım.

Bu arada Koç Grubu’nun kurucusu ve ülkemizin yetiştirdiği büyük iş adamı ve öğretmenimiz, önderimiz Sayın Vehbi Koç’u tanımak ve onunla birlikte çeşitli toplantılarda bulunmak, konuşmak, görüşlerini almak gibi büyük bir şansa eriştim.

Yine aynı şekilde Koç Grubu’nda görev yapan birçok değerli insanla da bu dönemde tanışma imkanı buldum. Can Kıraç, kardeşi İnan Kıraç, Vehbi Bey’in damadı, son derece cana yakın ve bana hep büyük desteklerde bulunmuş olan Erdoğan Gönül beyler yanında bana hem iş hem de yaşam deneyimi konusunda büyük katkıları olmuş değerli Genel Müdürler ve her kademeden yöneticiler ve çalışanlar bu süre içerisinde sayabileceğim en büyük kazancımdır.

İş yaşamımın dışında spor da hayatımın hep içinde oldu. Diyebilirim ki spor, sosyal yaşamının da çatısını kurmuştur. 1982 -1983 yıllarında Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticiliği yaptım. O dönemde Sevgili Başkanımız ve dostum Ali Şen ile beraber çalışma fırsatı da buldum. Ali Şen ile çalışmak bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı ve Türk spor basını ile tanışıp, çalışma imkanı buldum. O dönemde  yönetimde benimle birlikte Ali Dinçkök, Mete Has, Abdullah Acar, Mesut Dizdar, Eyüp Karadayı, Şeref Has, Esat Şenöz, Tanju Zorbun, Tuncer Taciroğlu ve T.Ergun vardı. Bu arada ben Amatör Şubeler direktörlüğünü üstlenmiştim. Bizim dönemimizde Fenerbahçe şampiyon olmuş ve başkanımız da uzun süre dillerden düşmeyen bir slogana sahip olmuştu: “Ali Şen Başkan, Fenerbahçe Şampiyon.” Bu sloganı her gittiğimiz şehirde duyuyorduk. Bu dönemde çok sayıda çocuk Fenerbahçeli oldu. Diğer takımların taraftarları bu tezimi kabul eder ya da etmez ama Türkiye’de en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir. Spor basınında önemli bir görevde bulunan bir spor yazarı dostum bir keresinde bana şöyle demişti; “pazartesi günleri spor sayfasında ne kadar çok Fenerbahçe haberi yapılırsa, gazetenin tirajı o kadar yüksek olur.”

Bu tespite ben de katılıyorum ama bir Fenerbahçeli olduğum için değil. Tam 31 yıl Türkiye Cimnastik Federasyonu Başkanlığı yapmış biri olarak bu tespite katılıyorum. Fenerbahçe Spor Kulübünde yöneticilik yaptığım dönemde basında yeraldığım kadar sık başka hiçbir dönemde yer alamadım. Anca yine de Fenerbahçe yöneticiliğim döneminde basınla girdiğim yakın ve sıcak ilişki hep devam etti, edindiğim dostlarım Cimnastik için verdiğim mücadeleyi anladılar ve bana hep destek oldular ve basında hep güzel haberlerimiz çıktı.

Yazımın başında da bahsettiğim gibi yaşamımın son 40 yılı benim için hep güzelliklerle dolu geçti ve bunda en büyük katkıyı kuşkusuz Cimnastik Federasyonu Başkanı olarak geçirdiğim 31 yıl yapmıştır.

Ülkemizin en üst kademedeki yöneticisi olan Cumhurbaşkanlarından tutun da spor salonunda görev yapan işçiye kadar her sınıftan her kesimden yüzlerce, binlerce insanla tanışma, konuşma ve beraber çalışma imkanım oldu. Yine aynı şekilde veliler, antrenörler, kulüp yöneticileri ve cimnastikçi minikler ile hayatım inanılmaz bir renk kazandı. Herkesten birşeyler öğrendim. Hem bürokratik yapıyı hem sosyal yaşamın farklı kesitlerini aynı anda yaşayıp, farklılıkları harmanlamak ve son tahlilde daima Cimnastik sporunun ve sporcularının menfaatine olabilecek kararları almak için mücadele etmek, farklı insan gruplarını yönetmeyi öğrenmek benim için hayat üniversitesi diyebileceğim bir gelişim alanı oldu.

Yine Türkiye Cimnastik Federasyonu başkanlığını yürütürken Avrupa Cimnastik Birliği’ni kuran 7 ülkeden biri olarak ülkem adına büyük bir gurur yaşadım. Ayrıca Avrupa Cimnastik Birliği’nde 3 dönem üstüste seçilerek Yönetim Kurulu Üyesi ve As-Başkan olarak görev yaptım.

Oradaki çalışmalarım beni dünya cimnastiğinin en üst kurumu olan Dünya Cimnastik Federasyonu’na taşıdı. 3 dönem de orada Yönetim Kurulu üyeliği ve eşzamanlı olarak Marketing Komisyonu Başkanlığı ve Alet komisyonu Başkanlığı gibi önemli pozisyonlarda görev yapma şansı ve gururunu yaşadım.

Bu 40 yıl içinde en güzeli ve kişisel olarak benim için en büyük başarı olarak kabul ettiğim şey ise 2012 Londra Olimpiyatları’nda İdareci Başkan olarak atanmam ve olimpiyatlar sırasında tüm Cimnastik yarışmalarının sorumlusu olarak görev yapmamdı. Spor idareciliği kariyerimde böyle bir görevi yapmış olmam en büyük mutluluklarımdan birisidir.