6 Mart 2013 Çarşamba

İlk Yurtdışı Seyahatim

Kendimi bildiğimden beri, ki bu askeri okul yıllarıma rastlar, hep yurtdışına gitmeyi, değişik şehirleri görmeyi arzu ettim. Ancak bunun benim için çok zor ancak kurmay subay olursam elde edebileceğim bir şans olacağını düşünürdüm.

Yıllar yılı kovaladı. Daha önce de yazdığım gibi Harp Okulu’ndan ayrılıp sivil hayata geçmiştim. Bundan sonraki hayatımda yurtdışına gitmenin daha kola olabileceğini düşünmüştüm.  Mesela üniversite öğrencileri için bazı ülkelerle gerçekleştirilen değişim programlarına katılabilirdim.

Ancak ben İstanbul Belediyesi Makine Sanayi Müdürlüğü’nün Anadolu yakasındaki tamirhanesinde Şef Muavini olarak işe başlamıştım ve hem okul hem iş bütün zamanımı alıyordu. Bu koşullar altında hayallerim sadece birer hayal olarak kalıyordu.

1969 senesinde ben belediyeden ayrılmış ve kendime küçük bir parçacı dükkanı açmıştım. Ayrıca o yılın 5.Temmuz’unda evlenmiştim. Sorumluluklarım vardı, işim neredeyse bütün zamanımı alıyordu.  Hayallerimi bırakmamıştım bilakis, daha çok para kazanıp istediğim zaman istediğim kadar sık seyahat edebilmek üzerine yeniden kurgulamıştım ve bu hayalimi gerçekleştirebilmek için var gücümle çalışıyordum.

Bu arada 13.Ağustos.1970 senesinde sevgili kızım Sedef aramıza katıldı. Aile yaşantımdaki bu güzelliğe paralel olarak çalışmalarım da meyvelerini vermeye başlamıştı. O yıl kendime 1970 model beyaz üstü siyah 0 kilometre bir araç aldım. Harp Okulu’ndan ayrılıp da kendimi karanlık bir geleceğin beklediğini düşündüğüm o umutsuz zamanlar geride kalmış ve işim hem kendini döndürmeye hem ailemizi geçindirmeye başlamıştı.

1970 yılının Eylül ayının son günlerinde nihayet yurtdışı hayallerimi de gerçekleştirme imkanı doğdu. Yine benim gibi Harp Okulu’ndan ayrılmış, Maliye’de çalışıp bir yandan da mühendis çıkmak için okuyan Atila Kırkpınar’la birlikte yurtdışına gitmeye karar verdik. Anadolumuzla 1 ay boyunca Avrupa’yı dolaşmaya niyet ettik.

O yıllarda Türk vatandaşlarının vize alarak gittikleri tek ülke Bulgaristan idi. Diğer Avrupa ülkelerinde bizlere vize yoktu. Onun için seyahat etmeye karar vermek demek hazırlanıp yola çıkmak demekti.

Biz de Atila ile birlikte yol için ihtiyaç duyacağımız gıda maddeleri ile birlikte araç yedek parçalarını stokladık. Ayrıca yolda yemek yapabiliriz diye bir de piknik tüpü aldık. Pek hoş pek güzel ama hangi bilgi ile yemek yapacaktık. Benim bildiğim tek yemek menemendi. Ancak yanımıza bol miktarda makarna almıştık. Ben eşimden göre göre öğrendiğime vakıf olduğumu sandığım makarna pişirme becerisini işte bu yolculukta geliştirdim.

O yıl Eylül ve Ekim arasında tam bir ay boyunca doya doya dolaştık, alışveriş yaptık ve ülkemize döndük. Çünkü giderken eşim bana uzunca bir sipariş listesi vermişti. Bizler için Nutella gibi değişik şeylerin yanında, çocuk bezine kadar bir bebek ve çocuk için gerekli olabilecek tüm aletleri içeren ve içinde lazımlık da olan upuzun bir liste.

Bu lazımlığın bize hiç ummadığım bir faydası oldu, o günün koşullarında yapılmış üstünde Miki fare resimleri bulunan bu plastik ürün gümrük geçişlerinde polisin bagaj kontrolü sırasında neredeyse ilk dikkatini çeken şey oluyordu. Çocuklu bir insan olduğumu öğrendiklerinde de aramızda hoş yumuşak bir konuşma geçiyor ve gümrük kontrollerinden hızlıca çıkıyordum.

Hayatımda ilk kez gerçekleştirdiğim bu yurtdışı seyahatinden çok mutlu olmuştum. Birçok yer görmüş, ufkumu genişletmiş ve hoş anılara sahip olmuştum. Bunlardan birisini yeri gelmişken anlatmak isterim.

Seyahatimizin ortalarında Frankfurt’a gelmiştik. Araçla seyahat edenlerin gecelemesi için planlanmış kampinglerden birini bulup geceyi orada geçirmeye niyetlendik ancak karnımız çok acıkmıştı. Daha önce birkaç kez menemen yapıp yemiştik ve çok da lezzetli olmuştu. Bu sefer de makarna yapalım dedim arkadaşıma. Aracı uygun bir yere parkettik. Şansımıza parkettiğimiz yer Frankfurt havaalanına çok yakın bir alandı ve biz bir yandan “yemeğimizi” hazırlarken bir yandan da inip kalkan uçakları izliyorduk.

Menemeni de yaptığım gibi makarnayı da ben yapacaktım. Sermin makarna pişirirken onu defalarca izlemiştim. Tencereye yarısına kadar su doldurup küçük tüpün üstüne koydum. Su iyice kaynadıktan sonra yarım kiloluk makarnanın bir kısmını tencereye boşalttım. Ara ara tencereden bir tane makarna alıyor pişip pişmediğini kontrol ediyordum. Bir müddet sonra makarna pişti ben de tencereyi alıp kurduğumuz çilingir sofrasına getirdim koydum.  Tadı tuzu yerinde nefis bir makarnalı çorba olmuştu. İçimden de Sermin’e laf ediyordum böyle yapsa daha iktisatlı olur diye düşünüyordum. Döndükten sonra bunu anlatıp da makarnanın suyunun süzülmesi gerektiğini öğrendikten sonra yıllarca aile arasında şaka konusu olarak anlatıldı benim makarnam.


* Görsel buradan alınmıştır.